G ü r c a n   B a n g e r

Her ferdi, hatta her topluluğu,
hoşlandığı yem ile avlarlar.

H. Rahmi Gürpınar (1864-1944) Türk romancısı

Sivil Toplum Sorunları

15-16 Mayıs 2009’da Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) tarafından düzenlenen “Birlikte Değiştirelim” isimli örgütlenme özgürlüğü kampanyasının etkinliği ve STGM’nin Danışma Kurulu için Diyarbakır’da idim. Uzun zamandır aklımı kurcalayan sivil toplum sorunları konusu bu vesile ile bir kez daha gündemime geldi.

Uzunca bir zamandır sivil toplum alanında karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ülkenin pek çok noktasında sivil toplumcularla görüşme ve görüş alışveriş yapma fırsatı buldum. Böyle bir süreç dikkatli gözlendiğinde alanın sorunları hakkında bazı ipuçları bulunabiliyor.

Kitleselleşme

Sivil toplum alanının ilk sözü edilebilecek sorununun kitleselleşme olduğu kanaatindeyim. Sivil toplum kuruluşları (STK’lar) üye ve gönüllü yönünden hem nitel hem de nicel olarak çok daha yüksek değerlere ulaşmadıkça bu alanda kalıcı ve sürdürülebilir başarı elde etmek mümkün görülmüyor. Ne yazık ki; STK yönetimleri, kendi kuruluşlarını üye ve gönüllü olarak zenginleştirmek yönünde fazla gayretli değiller. Sadece insanların katılmadığından şikâyet etmekle yetiniyorlar. Örneğin binlerce genç ve kadının örgütsüz olduğu ve sosyal sorunlar yaşadığı bir toplumda STK’ların bu insanları kazanmak için çaba sarf etmemesi anlaşılır gibi değil.

Yapılan sivil toplum etkinliklerine bakıldığında; burada da ciddi bir katılım sorunu olduğu gözleniyor. Panel, konferans, seminer veya sokak etkinliklerine katılımın artırılmasında da bilgi, yaratıcılık ve gayret sorunları var.

Bugün STK’ların yönetimleri yüksek oranda 1970 veya 1980’lerde gençliğini yaşamış kuşaklar tarafından işgal edilmiş durumda. Bu kuşak, o dönemin hastalıklı alışkanlıklarını bu zaman dilimine taşımaya devam ediyor. Diğer yandan bir sosyal vitrin özelliği taşıyan sivil toplum alanındaki mevcut inan kaynağının sosyo-psikolojik problemlerini de göz önüne alırsanız; bugünkü gibi zaafları olan, güçsüz ve eksikli sivil toplum görünümünün oluşma nedenini kolayca kavrayabilirsiniz. Sivil toplumun sorunlarını çözme yolunda bir kuşak değişiminin, gençleşmenin ve çeşitlenmenin acil olduğunu düşünüyorum. Sivil toplum alanı, kendini bugünkü yüksek yaş ortalamalı jakoben ve toplumun önünü tıkayan sivil toplumculardan kurtarmalıdır.

Sivil toplum alanında insan potansiyeli ile ilgili bir diğer gözlemim, bu alanın hızla ve yanlış biçimde bir profesyonelleşme süreci içinde olduğudur. Sivil toplumculuğun bir meslek haline geldiği bir anlayış ile çağdaş yurttaşlık ve katılımcı demokrasi gibi hedefleri olan sivil toplum hareketi hedefine ulaşamaz; olsa olsa birileri için çıkar ve rant kapısı olur. Elbette sivil toplum alanında profesyonel olarak gerçekleştirilen bazı hizmetler olabilir ama bu değerli alanı bireysel gelir kapısı olarak görenlerden de kurtarmak gerekmektedir. Bunun yolu, sivil toplum hareketinde daha fazla insan zenginliği ve çeşitliliğinin yer almasıdır.

Fon / Kaynak Geliştirme

Halen STK’larda en önemli kabul edilen ama asla üzerinde bir yoğunlaşma sağlanmayan konu, kaynak yaratmadır. Genelde kaynak bulmak, yönetim kurulu başkanının görevi olarak kabul edilir ve bu yönlü herhangi bir plan yapılmaz ve çaba sarf edilmez. Hemen hemen hiçbir STK’nın –eğer varsa- çalışma planında kaynak bulmaya ilişkin bir faaliyet tasarısı görmek mümkün değildir.

“STK’lar halen nasıl kaynak sağlamaktadır?” dendiğinde sınırlı üye aidatları ve özel durumlarda bağışlar dışından en etkili kaynak yerel yönetimlerdir. Belediyeler söz konusu olduğunda, STK’ların kaynak sağlama adına işi dilenciliğe kadar vardırdıklarını görmek üzücüdür. İyiden iyiye siyasileşmiş olan belediyeler de verdiklerinin karşılığını başka yollarla talep etmektedirler.

Türkiye’nin AB süreci, sivil toplumu projecilik olarak isimlendirebileceğimiz bir hastalığın kucağına attı. Sivil toplum alanındaki asli görevler unutulup, STK’lar az sayıda bireyin bir araya gelerek AB hibelerinden yararlanan projeler yaptığı bir biçime dönüştü. Projecilik STK’ların kaynak ihtiyaçlarını çözmek için bir araç olarak kullanılırken bu araç ile sivil toplum alanı bir kez daha profesyonel meslek haline geldi, ortalık proje yazıcılarla doldu.

Önümüzdeki dönemde sivil toplum hareketinin önündeki en önemli görevlerden birisinin, kendi kaynaklarını geliştirmek, çeşitlendirmek ve yaygınlaştırmak olduğunu düşünüyorum.

Demokratik Kurumsallaşma ve İşlerlik

Sivil toplum ile birlikte ilk anılması gereken kavram demokrasidir. Sivil topluma verdiğimiz önemin arkasında temsili demokrasinin sorunlarının katılımcılık, çoğulculuk ve çokkültürcülük ile aşılması fikri var.

Diğer yandan sivil toplum kuruluşlarının iç işleyişlerine baktığımızda; gerçek anlamda bir demokrasi kültürünün varlığından söz etmek mümkün değil. Demokrasi adına yönetimlerin seçimle belirlenmesi dışında herhangi bir bulguya rastlanmıyor. Neredeyse aynı koltukta kalkerleşmiş olan STK başkanlarına baktığımızda; STK yönetim seçimlerinin demokratikliğinin su götürür olduğunu söylemek de hata olmuyor.

Önümüzdeki döneme ilişkin görevler arasında STK’lar için bir demokratik iş modelinin geliştirilmesi ve STK’ların demokratik kurumsallaşma yönünde adımlar atmasını zorunlu görüyorum. Demokrasinin olmadığı bir ortamda sivil toplum hareketinin gerçek hedeflerine ulaşması mümkün olmayacaktır.

İçerik Geliştirme

Sanırım; sivil toplum hareketinin kurtulması gereken anlayışlardan bir diğeri, dernekçilik olarak isimlendirilen dar kalıplar içine sıkışmış problemli kimliktir. Türkiye sivil toplum alanının içerik yönünden geliştirilmeye ihtiyacı var. Bir yandan uluslararası bilgi ve deneyim zenginliğini aktarırken diğer yandan farklılaşmış yerel örnekler üretmek zorundayız.

İçerik geliştirmeyi iki farklı dalda ele almak lazım. Birincisi; sivil toplum alanında tema olarak zenginleşmeye ve çeşitlenmeye ihtiyaç var. Demokrasinin, insan haklarının ve çevrenin ayaklar altında olduğu ve hâlâ her şeyi devletin belirlemeye çalıştığı bir ülkede sivil toplum alanında içerik yönünden değerlendirilebilecek çok fazla malzeme var.

İkinci olarak; faaliyet türleri açısından yaratıcı ve yenilikçi olmak lazım. Bu faaliyetlerin tümünde başarı düzeyinin ölçülmesine ve sonraki etkinliklerde mevcut sınırların aşılmasına ihtiyaç var. Artık aklımıza gelen ilk faaliyeti yapmaktan vazgeçmeli; katılımı ve yaygınlaşmayı sağlayacak yeni buluşlar yapmalıyız.

İletişim

Sivil toplum alanında yaptığımız faaliyetlerin etkinliğini ve verimliliğini ölçemediğimiz için iletişimin –ve aşağıda değineceğim işbirliklerinin- değerini anlamakta zorluk çekiyoruz. Faaliyet yapmaktaki başarımızı, bunu halka ve medyaya ulaştırmakta gösteremiyoruz.

Sivil toplum alanına katılan her bireyin yaptığı işten bir tatmin sağlaması olağandır. Ama bu hareketi bireysel tatmin düzeyinin ötesine taşıyarak toplumsal iyiye katkı yapan bir noktaya taşımak zorundayız. Bu nedenle yaptıklarımızın, öncesinde ve sonrasında iletişim kanalları aracılığıyla duyurulması önemlidir.

İletişim, STK’ların görünürlüğünü ve tanınırlığını artırmada önemli bir unsurdur. İletişim, yaygınlık ve katılım olmadan STK’ların kendi sivil toplum paydaşlarını temsil etmeleri de mümkün olmuyor.

Medya konusuna gelince; bu konuya yerelden bölgesele, ulusaldan küresel doğru özel bir önem ve değer vermek, ilgi göstermek gerekiyor.

İşbirliği Geliştirme

Ülkemizde sivil toplumun desteği ve muhtemel kaynaklarının -şimdilik- sınırlı olduğunu kabul etmeliyiz. Bu düşük düzeyde tek tek STK’ların başarı öyküleri yazmaları zordur.

STK’ların özellikle tematik alanlarda işbirlikleri oluşturmaları daha güçlü ve yaygın etkiler yaratan faaliyetlere imza atmalarını sağlayabilir. Böyle hem bir ortak paydanın üretilmesi için gerekli iletişim ortamı oluşacak hem de taraflar birbirlerini anlamada daha başarılı olacaklardır. Ayrıca kaynak sorunlarını aşmanın yolarlından birisi, STK’ların ve ilgili diğer paydaşların kendi alanlarında işbirliklerini geliştirmeleridir.

Sivil Toplum mu, Üçüncü Sektör mü?

Toplumun devlet, siyaset ve ekonomik sektör dışındaki kesiminden söz ederken değişik ifadeler kullanıyoruz. Örneğin sivil toplum ve bu alanda örgütlü olan sivil toplum kuruluşu (STK) kavramlarını tercih ettiğimiz oluyor. Bağımsız kuruluş, hükümet dışı kuruluş (NGO), gönüllü kuruluş veya üçüncü sektör kuruluşu gibi ifadeler kullandığımız da oluyor. İşin ayrıntılarına girilmeksizin bakıldığında; bu kavramların tümünün eşdeğer olarak kullanıldığı izlenimi uyanıyor. İdeolojik bazı kesimler ise 1980 öncesi örgütlenmelerine gönderme yaparak demokratik kitle örgütü (DKÖ) demeyi tercih ediyor.

Son dönemde yaptığım bazı çalışmalar –ki, bunlarla ilgili bazı görüşlerimi “Sivil Toplum Sorunları” başlığı altında yazmıştım– ve okuduğum bir makale özellikle “sivil toplum – üçüncü sektör” ayrımına yoğunlaşmama neden oldu. Masumane şekilde aynı anlama gelmek üzere kullanıldığını düşündüğümüz bu iki ibarenin iyi incelendiğinde; iki farklı bakış açısına, söyleme ve belki de yaşam biçimine karşı düştüğü anlaşılıyor.

Toplumda ne türden bir iş yaparsanız yapın; işin kaçınılmaz biçimde bir ekonomik yönü oluyor. Bunu sivil toplum diye tanımladığımız alandaki etkinlikler içinde söyleyebiliriz. Ama her sivil toplum etkinliğinin, sivil toplum kuruluşunun (STK’nın) bir ekonomik işletmeye dönüştüğü hal alması şart değil. Örneğin bir mahallede spor yapmak için amaçlı ve düzenli bir şekilde bir araya gelen topluluğu, bir sivil toplum faaliyeti olarak görebiliriz ve bu süreçte bir ekonomik işletme formu ortaya çıkmaz. Ama bir dernek, örneğin bir fondan yararlanarak bir proje yapmaya kalktığında mutlaka bir ekonomik odağa dönüşmek zorundadır – alışveriş yapacak ve alıp verdiğini muhasebeleştirecektir.

Üçüncü sektör kavramı, sivil toplum alanına devlet ve özel sektör dışında da kalsa, bir ekonomik faaliyet alanı olarak bakıyor. Bu nedenle bu alanı bir istihdam, ticaret, üretim ve tüketim bakış açısından görüyor. Böyle bakıldığında; sivil toplum alanının –kâr amaçlı olmasa bile- hızla bir ekonomik sektör haline dönüştüğünü görmek zor değil.

Sivil topluma, üçüncü sektör anlayışının yaptığı gibi kâr dağıtma amaçlı olmayan sektör olarak bakıldığında; süreçteki profesyonelleşmeyi, ekonomi dünyasının iş modelleri ile araçlarının sakıncasızca kullanımını anlamak kolaylaşıyor. Üçüncü sektör yaklaşımını savunanların, sivil toplumu bir savunuculuk, insan hakları ya da yaşam odaklı çevre koruma olarak alanı algılamamalarının arkasındaki gerçek, bu alanı öncelikle özellikleri olan bir ekonomik sektör olarak görmek istemeleri olmalı.

Elbette sivil toplum çalışmalarını ilgilendiren ekonomik bir yan olacaktır. Ama sivil toplum alanının vazgeçilmez özellikleri arasında gönüllülük, kitleselleşme (yaygınlaşma ve yeni kişi ve toplulukları içine alma) ve demokrasi gelir. Bu özellikler dışarıda bırakıldığında; sivil toplum, tarihin içinde süzülüp gelen pek çok özelliğini kaybetmiş sayılır. Sivil toplum alanını bir ekonomik sektör, bir istihdam alanı veya sadece devletin eksik bıraktıklarını tamamlamaya meraklı insanların uğraşı alanı olarak göremeyiz. Sivil toplum, her şeyden önce duyarlı vatandaşın –şiddete başvurmadığı– sivil itaatsizlik alanıdır.

Özetleyeyim. Bugün sivil toplum konusunda lehte veya aleyhte yapılan tartışmaların büyük ölçüde yukarıda sözünü ettiğim türden farklı kavramların aynılaştırılmasından kaynaklandığı anlaşılıyor. Bir başka deyişle –daha önce dile getirdiğim gibi- herkesin kendi sivil toplumu, sivil toplum anlayışı var. Öncelikle; hangi temelde tartıştığımız konusunda anlaşmamız gerekiyor.

  Gürcan Banger © 2006 Ana SayfaÖzgeçmişÇalışmalarHaber VarGünün KonusuİletişimBağlantılar

Graphic Design by Round the Bend Wizards

footer image footer image