G ü r c a n   B a n g e r

İhtiyar adamlar savaş ilan ederler;
fakat savaşan ve ölen gençlerdir.

Herbert C. Hoover (1874-1964) ABD'li devlet adamı

Nüfus, Yoksulluk ve Çevre

Bu sıra iktisat tarihi okumaya meraklandım. Bu okumalar sırasında sıklıkla karşıma çıkan isimlerden birisi Malthus oluyor. Thomas Robert Malthus, 18 ve 19’uncu yüzyıllarda yaşamış bir İngiliz politik iktisatçısı ve nüfus bilimcidir. Genelde halkın yoksulluk nedenlerini araştıran pek çok çalışması vardır. 1789 yılında yazdığı “Nüfus Artışı Hakkında Araştırma” isimli çalışması çok ünlüdür. Malthus’a göre; Dünya’daki yoksulluğun ana nedenlerinin başında nüfus artışının gıda üretimine oranla düşük kalmasındandır. Malthus devamla, nüfusun denetim altına alınmasına ilişkin pek de sevimli olmayan bazı tespitlerden ve önerilerden söz etmiştir.

Malthus’un vurgu yaptığı nokta, gıda üretimindeki artış oranının nüfusun artışına göre düşük kalmasıdır. Dünya kaynaklarının hızla büyüyen nüfus karşısındaki yetersizliği konusu, başta bilim insanları ve yöneticiler arasında olmak üzere bir “Dünya’nın geleceği kaygısı” oluşmasına neden olmuştur. Özellikle 20’nci yüzyılda açlık ve yoksulluk olgularını ele alan pek çok araştırma ve öngörü yapılmıştır. 

Örneğin 1974 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) Meadows ve başka bilimciler tarafından yapılan bir çalışmada bugün bazıları doğrulanmaya başlayan ürkütücü tespit ve öngörülerde bulunulmuştur. MIT çalışmasında nüfus, sanayileşme, hava kirliliği, gıda ve kaynak üretimi değerlendirilmiş ve o gün var olan eğilimlerin devamı durumunda 21’inci yüzyılın içinde büyüme sınırlarına ulaşılacağından söz edilmiştir. Bir başka deyişle şu an henüz başında bulunduğumuz yüzyıl içinde nüfusta ve sanayi kapasitesinde ciddi, ani ve denetimi mümkün olmayan düşüşler olacağı öngörülmüştür. Bilgisayar ortamında yapılan tahmin çalışmalarına göre sanayi üretiminin, gıda arzının ve nüfusta hızlı düşüşün olabileceği belirtilmiştir.

Bugün sıklıkla basında da dikkatimizi çeken Dünya’nın ısınması, kutuplardaki buzulların erimesi, Dünya üzerindeki kullanılabilir su dengelerinin olumsuz yönde bozulması konularındaki ilk tahminler, bu çalışmalar başlamıştır. 1980’li yıllarda yaygınlık kazanan çevreci hareketlerde bu konudaki bilgilere duyarlı çevreler tarafından sahip çıkılmasının etkileri vardır. Yine çevrebilimin gelişmesi, çevrebilimci iktisadın (ekolojik iktisadın) aynı bir dal olarak kurulması bu çalışmaların devamında oluşmuştur.

Hızlı, dengesiz ve denetimsiz gelişmelerin Dünya’daki yaşamı sürdürülemeyecek noktaya getirmesi olasılığı, büyüme teorilerinde de yeni yaklaşımlara neden olmuştur. “Sürdürülebilir büyüme” kavramının altındaki gerçek budur.

Bu arada şunu da belirtmem gerekir. Nüfus, gelişmiş ülkelerde gelişmemiş, yoksul ülkelere oranla denetim altındadır. Nüfus denetimi anlayışı, gelişmiş ülkelerin aileleri tarafından kavranmış haldedir. Ama bir diğer gerçek de şudur ki, Dünya çevre kirliliğinin büyük bölümü, gelişmiş ülkeler tarafından yaratılmaktadır. Petrol kullanımı, atmosferin zarar görmesine neden olan gazların deşarjı, denizlerin kirletilmesi, nükleer artık üretimi gibi kirlenmenin ana kaynakları Dünya’nın gelişmiş ülkeleridir. İlginç bir biçimde bu sorumluluğu, anlaşmalara imza atmayarak kabul etmek istemeyen yine başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdir.

Özetle; gelişmiş ülkeler kendi yarattıkları kirliliğin bedelini, azgelişmiş ülkelere ödetmekte kararlı görünmekteler. Aslına bakarsanız 18’inci yüzyılda gelişmenin sınırlarına gelindiğinden söz eden Malthus’un tezleri, Dünya’nın tadını çıkarıp diyetini yoksul insanlara ödetmek isteyen zenginlerin teorisinin ilk halinden başka bir şey değildir.

Tabii ki, Dünya’nın geleceğine sahip çıkmak gereklidir. Bu ülkede yaşayan insanlar olarak bizler de gelecekten emanet aldığımız doğaya ve kaynaklarımıza özen göstermek zorundayız. “Sürdürülebilir gelişme” söylemi altında “kirletenin ödemesi” gerektiği ilkesini de unutmamalıyız. Bu arada çevreciliğin kirlenmeye karşı mücadeleden ibaret olmadığını, bunu yaşamın tamamını düşünerek kavramak gerektiğini eklemeliyim.

* * *

Malthus’un gıda üretiminin yetersizliği ve Dünya nüfusunun hızlı artışına dayandırdığı felaket senaryosu ile başlamıştım. Özellikle 20’nci yüzyılda hızlı nüfus artışı yanında Dünya’nın doğal ve çevresel kaynaklarının aşırı ve dengesiz kullanımı sonucu, gelecekteki yaşamın tehlikeye girmesi fikrinden dünkü yazımda söz etmiştim. Bu fikir, devamla “sürdürülebilir kalkınma” yaklaşımının oluşmasına neden oldu.

Ekonomik gelişme planlarında olduğu gibi sürdürülebilir kalkınma anlayışının devlet denetimiyle yürütülmek istenmesi, liberal dünya görüşlerinin tepkisi ile karşılaştı. Özellikle özel sektör, sürdürülebilirlik ve çevre koruma anlayışlarıyla birlikte yeni yükümlülükler ve yeni maliyet unsurları ile karşı karşıya kalmıştı.

Liberalizm, devlet eliyle geliştirilmeye çalışılan kalkınma anlayışının karşısında olarak çevre ve kaynak sorunları konusunda da yeni tepkilerini geliştirmekte gecikmedi. Bu anlayış, liberal iktisatçılar tarafından ‘sosyal piyasa çevreciliği’ olarak isimlendirildi.

Sosyal piyasa çevreciliği üç ana ilke üzerine kurulmuştur. Birincisi, liberalizmin temel taşı olan bireyciliktir. İkincisi, mülkiyet hakkının vazgeçilmezliği ve teşvik sisteminin önemidir. Üçüncüsü, bilginin özel ve sübjektif olduğu, bu nedenle bireysel seçimlere önem verilmesi gerektiğidir. Anlaşıldığı gibi sosyal piyasa çevreciliği, kendini başta devlet olmak üzere kamunun denetimini esnetebilmek için bireyin özgürlükleri ve vazgeçilmez hakları üzerine kurmayı hedeflemektedir.

Sosyal piyasa çevreciliğindeki temel yaklaşımlardan birisi, özel mülkiyetin çevreyi ve doğal kaynakları korumak ve geliştirmek açısından devletin müdahalesine oranla daha etkin olacağı görüşüdür. Bugün orman arazilerinin özelleştirilmesi konunun arkasındaki ana fikir budur. Devlet, ulusal zenginlikleri korumadaki beceriksizliklerini bunları özelleştirip sorunluluklarını ve yükümlülüklerini üzerinden atmayı hedefler görünmektedir. Özel sektörün koruma konusundaki bugüne kadar olan performansına baktığımızda ise ister istemez aklımıza bir kuşku düşmektedir.

Bu görüşü savunan kişiler, sanırım bu konuda yeterince net olamadıklarından sosyal piyasa çevreciliği ile sürdürülebilir kalkınma anlayışının karışımı olan bir politikayı teklif etmektedirler. Bunda özel mülkiyetin korunmasında devletin gücüne olan ihtiyacından etkisi olduğu düşünülebilir.

Çevre koruma ve doğal kaynakların kullanımı konusuna Türkiye açısından baktığımızda devletçi ya da bireyci politikalardan herhangi birisine koşulsuz olarak yönelmemiz mümkün görünmemektedir. Devletin ve bağlı kuruluşlarının bir makine işlerliğinde olmadığı ortadadır. Kanunların uygulanmasında, adaletin gerçekleşmesinde çok ciddi sorunlar vardır.

Bireylerin ve özel sektöründe çevre ve doğa konusunda tam duyarlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Çok ciddi düzeyli ekonomik sorunlar, eğitim sisteminin nitelikli yurttaşı yaratmaktaki sorunları, kentleşmede yaşayan darboğazlar, sosyal göçün olumsuz etkileri çevre koruma ve kaynak kullanımı konularında da yeni sorunlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunlara gelişmiş devletlerin kendi çıkarları yönündeki çevre ve doğa politikalarını Türkiye gibi ekonomik gelişmede henüz yeterli düzeye gelememiş ülkelere dayatmaları sonucu, sorunlar iyice içinden çıkılmaz hale gelmektedir. Özetle; ülkemiz ve toplumumuz açısından çevre, kaynak kullanımı, yoksulluk ve kalkınma sorunlarına baktığımızda; konunun hem devleti hem de bireyleri ve özel sektörü doğru yörüngeye oturtmamızı gerektiren bir görünüm verdiği anlaşılır. 

Özetle; yoksulluk ve çevre alanlarında geliştirmemiz gereken sağlıklı söylem ve sürdürülebilir faaliyetlere olan ihtiyacımız her geçen gün artıyor.

 
Gürcan Banger © 2006 Ana SayfaÖzgeçmişÇalışmalarHaber VarGünün KonusuİletişimBağlantılar

Graphic Design by Round the Bend Wizards

footer image footer image