G ü r c a n B a n g e rİyi bir insan olmak için ille de akıllı olmak gerekmez. John Steinbeck (1902-1968) : Amerikalı yazar |
|
| Ana Sayfa • Özgeçmiş • Çalışmalar • Haber Var • Günün Konusu • İletişim • Bağlantılar | |
Gül Bahçesi'ndenGenelde elimin altında okumakta olduğum iki kitap olur. Birincisi muhtemelen daha tekniktir. Bir ders kitabı gibi okunması gerekir. İşimle veya o sıra üzerinde çalışma yaptığım konuyla ilgilidir. Diğeri ise uyumadan önce birkaç sayfa okumayı istediğim bir başucu kitabıdır. Her ne kadar elimde, kitabın cetveline not almak veya bazı satırların altını çizmek için 1-2 kalem bulunsa da, diğerine oranla zihin dinginliğine yönelik bir içerikte olmasına özen gösteririm. Kısa öykülerden oluşan bir kitap, bir şiir kitabı veya bir nasihatname bu amacıma gayet uygundur. Bu sıralar Şirazlı Sadi’nin “Gülistan” isimli kitabı var başucumda. Gülistan, gül bahçesi demek. Şiir ile düz yazının iç içe geçtiği toplumcu ve ahlâkçı öykülerden ve öğütlerden oluşuyor. Şiraz’da doğduğu için Şirazlı Sadi olarak da tanınan Sadi Şirazî, 13’üncü yüzyılda İran’da yaşamış. Bağdat’ta Nizamiye Medresesi’nde eğitim görmüş. Bazı İslam ülkelerini gezmiş. Dönemin ünlü düşünürlerinden Şihabeddin Sühreverdi ile tanışıklığı olmuş. Yaşadığı yerin emirinin himayesindeymiş, önce “Bostan” ve sonra “Gülistan” isimli şiir ve düzyazıyı karıştırarak kullandığı eserlerini yazmış. Hac sonrası Şiraz’a geri dönmüş, yaşamının kalan kısmını ibadete ve riyazete adamış. (Riyazet, “dünya zevklerinden kaçınma, nefsin isteklerini yenmeye çalışma” demek.) Sadi’yi okurken, tarih yanılgısı içine düşmemek gerekir. 13’üncü yüzyılın yönetim, yaşam, kültür ve inanç koşullarını gözeterek okunduğunda, insanın zihninde hoş bir lezzet bırakıyor. Öğütlerin birer kısa öykü içine gömülü olarak verilmesi gerçekten ilginç bir yaklaşım. Sadi’nin yaşadığı çağ da dikkate alınarak okunduğunda, aşağıda aktaracağım öykü benim ilgimi çekenlerden birisiydi: “Padişah, daha önce hiç deniz yolculuğu yapmamış bir köle ile aynı gemide yolculuk ediyordu. Köle, korkudan tir tir titremekteydi. Gemidekiler, köleyi yatıştırmak için her ne yaptılarsa, onu sakinleştirme konusunda başarılı olamadılar. Bu durumdan dolayı Padişahın keyfi kaçtı, rahatsız ve huzursuz oldu.” “Gemidekiler çaresiz bir görüntü içindeydiler. Tam bu sırada bir adam öne atıldı ve ‘İzin verirseniz, ben onu sakinleştirebilirim’ dedi. Padişah, bir çözüm bulma ihtimalinin verdiği sevinçle ‘Peki’ dedi, ‘Ne yaparsan yap ama bir an önce bu köleyi ağlayıp sızlamaktan vazgeçir!’ “ “Adam, gemicilerden köleyi denize atmalarını istedi. Bağırıp çağıran köleyi suya attılar. Köle, birkaç kez suya batıp çıktı. Panik içinde ‘Boğuluyorum, imdat!’ diye bağırırken yakalayıp tekrar gemiye çıkardılar. Güvertenin bir köşesine bıraktılar.” “Sessizce ve usulca (ağlayıp sızlanması kesilmiş halde) orada oturdu köle. Gemidekiler şaşırdılar. Padişah, kölenin denize atılmasını isteyen adama neden böyle yaptığını sordu. Adamın cevabı şöyle oldu: ‘Gemideki huzur ve güvenin farkında değildi’ dedi ve devam etti: ‘Suya düşünce değerini anladı.’ ” Araf’ın, İslam inancına göre cennet ile cehennem arasında bir yer (tepe) olduğunu hatırlattıktan sonra; gelelim bu öykü ile ilgili olarak Şirazlı Sadi’nin şiirsel öğüdüne: “Ey karnı tok kişi,” “Arpa ekmeği sana hoş görünmez. Sana çirkin görüneni başkası sevebilir. Cennet kadınlarına Araf, Cehennem görünür. Oysa Cehennemliğe sor; Araf, ‘Cennettir’ der.” “Kimi sevgiliye göğsünü yaslamış, kimi ‘Gelecek mi acaba?’ diye kapıyı kollamakta. Ne kadar farklı bir durum!” Elçiye zeval olmaz. Şirazlı Sadi’nin sözünü aktardım. Kıssadan hisse ise size kalmış. |
|
| Gürcan Banger © 2006 |
Ana Sayfa •
Özgeçmiş •
Çalışmalar •
Haber Var •
Günün Konusu •
İletişim •
Bağlantılar
Graphic Design by Round the Bend Wizards |
|
|
|